5 Eylül 2014

Düşüş

İlk okuyuşumda bana pek yavan gelse de ikincisinde daha farklı hissettirdi.  Seviyorum kitaplara ve kendime ikinci bir şans vermeyi.

Kitabın ana karakteri, aynı zamanda anlatıcımız. Sayesinde, bir nevi monolog okuyoruz.

Belirli bir olay örgüsü olmayan eserde, insanlara ve hayata dair pek çok sorgulama var. Bir cezaevi yargıcı olan Jean Baptiste Clemence, kendi özeleştirisini yapan, bir yandan kendisini yargılarken, bir yandan da brujuvaziyle hesaplaşmaya çalışan bir karakter. Hal böyle olunca, Jean Baptiste Clamence’in mesleğinin cezaevi yargıçlığı olması hiç de tesadüf değil sanki.

1957 Nobel Edebiyat Ödüllü eser, “olmazsa olmaz” larımdan biri olamadı ama hem bana, hem de kitaplığıma farklı bir renk kattı.


Alıntılar:

Ama mutlu olmak için başkalarıyla fazla ilgilenmemek gerekir. Bunun üzerine çıkış yolları kapanır. Ya mutlu ve yargılanır ya da sefil ve bağışlanır olacaksınız.

İnsan ölümsüzlük oyunu oynar. Birkaç hafta sonra ise, yarına kadar gövdesini sürükleyip sürükleyemeyeceğini bile bilmez.”

# #

Yazar: Albert Camus

Fransızca aslından çeviren: Hüseyin Demirhan

Can Yay. 13. Basım

Sayfa sayısı: 120

31 Ağustos 2014

...


2011’ de İran’da -ilk defa- düzenlenmiş olan “kitap” konulu karikatür yarışmasında birincilik ödülü almış olan Mehdi Mohammadi Rouzbahani’ye (İran) ait karikatür.
 
 
Aynı yarışmada ikincilik ödülü almış olan Naser Moghadam’a (İran) ait karikatür.
 
Aynı yarışmada üçüncülük ödülü alan Florian Doru Crihana’ya (Romanya) ait karikatür.

20 Ağustos 2014

Antik Acılar Ve Makiler


Bilmem kaç yıl aradan sonra, bilmem kaçıncı kez tekrar okudum.
Kısacık dizelerden, insanı derin derin düşündüren ve içine işleyen devasa şiirler çıkar mı? Çıkıyor. Bunun birer örneği Antik Acılar ve Makiler… Bundan 16 yıl önce, Sunay Akın’ı tanımama ve sevmeme vesile olan, varlıkları bile mutlu olmama yeten, Çınar Yayınları’ndan çıkmış (1997), 63 sayfalık bu iki dünya güzeli, her okuyuşumda beni, -sadece benim bildiğim o tanıdık duyguyla- sarıp sarmalar.

Daha n’olsun?

17 Ağustos 2014

21 Temmuz 2014

İmkansızın Şarkısı

Kitap, 1960’lı yılların Tokyo’sunda geçiyor.

Çocukluk arkadaşı olan Naoko ve Vatanabe’nin yıllar sonra tekrar karşılaşmalarıyla ilişkilerinin boyutu bambaşka bir hal alır. Naoko’nun erkek arkadaşı Kizuki intihar etmiş ve Naoko, Kizuki’nin gidişinin ardından kendine gelememiştir. Bir tedavi merkezine yatar. Önceleri her şey iyiye gider gibi görünse de, Naoko’nun psikolojisi zamanla baştaki halini alır. Tüm zor zamanlarında Naoko’nun yanında olan Vatanabe bile onu içine düştüğü girdaptan kurtaramaz. Naoko’nun intihar etmesiyle birlikte öykü de son bulur.

Kitabın ortalarında başlayan melankolik hava, sonuna dek sürdü. Tekrar şans vermek istediğim kitaplardan biriydi ama bir şey kaçırmadığımı anladım. Hayattan ne istediklerini bilmeyen üniversiteli bir gurup gencin başından geçenlerin anlatıldığı, gençlik dizisi kıvamında bir kitaptı çünkü. Murakami’nin okuduğum ilk ve tek kitabı. Bu yüzden önyargılı olmamakta fayda var sanırım.
# #

Yazar: Haruki Murakami, Çeviren: Nihal Önol, Doğan Kitap, 5. Baskı–Kasım 2010, 352 sf.

20 Temmuz 2014

10 Temmuz 2014

Umut

1878 yılına kadar Osmanlı idaresinde olan Bosna, bu tarihten itibaren Osmanlı’nın parçalanmaya yüz tutmasıyla beraber, hiç savaşılmadan, masa başında Avusturya Macaristan eline geçer. Kitap bu geçişle beraber Bosna’da yaşayan Müslüman Boşnakların durumunu anlatarak başlar. Yerinden yurdundan olmak zorunda kalan, vatanını terk edip Anadolu’ya kaçan Müslüman Boşnaklar arasında Zeki Salih Bey ve ailesi de vardır.

Kalabalık bir konakta yaşayan Zeki Salih Bey ve ailesinin yanında Ahmet Reşat Bey ve çocukları da, Bosna’nın işgaliyle beraber kendilerini can havliyle İstanbul’a atan diğer bir ailedir. Yazar, her iki konak arasında geçişler yaparak anlatır romanını. Hepsi için yeni bir “umut” olan İstanbul’a alışmakta çok zorlanan iki konakta da gündelik hayat tüm hızıyla sürer. Kitabın sonlarında Cumhuriyet dönemine geçişle beraber yaşanan köklü değişimler ve konaktakilerin buna uyum çabası da verilir.

Romandaki karakter sayısı oldukça fazla. Kitapta iki sayfalık soyağacı çizelgesinin okuyucuya sunulması boşuna değil.
Günlük hayat gailesi, evlenmeler, boşanmalar, doğumlar, ölümler…

Kitap kapağında yazdığı gibi roman, hayatın akan bir su olduğunu üstüne basa basa tekrarlamaya devam eder okuyucuya. En sonunda “Belki de bu kitabı özetlemek için tek cümle yeter” diye düşündürtür hatta: “Hayat akan bir sudur.”

# #
Yazar: Ayşe Kulin

Everest Yay.
1.Basım – Aralık 2008

Sayfa sayısı: 381

3 Temmuz 2014

1 Temmuz 2014

Şeker Portakalı

Brezilyalı yazar J.Mauro De Vasconcelos tarafından ilk olarak 1968 de kaleme alınmış kitap, Brezilya'da, fakir bir ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen 5 yaşındaki Zeze’nin hazin öyküsünü anlatır.

Zeze, kalabalık nüfuslu bir ailenin içinde acının ve sevgisiz büyümenin anlamını küçük yaşta öğrenmiş, kocaman yürekli bir kahramandır.

Sevgiye olan açlığı onu hırçın bir çocuk yapar. Sürekli yaramazlık peşindedir. Haylazlıklarıyla etrafındaki insanlara zarar vermekten kendini alıkoyamaz. Bu sebeple babasından ve kardeşlerinden sürekli dayak yer. Gördüğü fiziksel ve ruhsal şiddet içindeki yangını daha da körükler ve zamanla ruhunda onulmaz yaralar açar. Bir gün, yaptığı bir yaramazlık sonucu babasından unutamayacağı bir dayak yer. Ölmekten son anda kurtulmuştur. Zeze o gün, babasını ileride öldüreceğine dair kendine söz verir. O’nu yavaş yavaş “kalbinde” öldürecektir.
Ailede en sevdiği kişi, kendisine adeta babalık yaptığı küçük kardeşi Luis’tir.
 
Yeni bir eve taşınırlar. Taşındıkları evin bahçesinde gördüğü bir şeker portakalı fidanını sahiplenir ve çok sever. Henüz çok küçük olan bu fidan, Zeze ile büyüyecektir. Fidanın sadece kendisiyle konuştuğunu keşfeden Zeze, ailede hiç kimse kendisini anlamadığı için her fırsatta şeker portakalına döker içini. Gündelik olayları anlatır ona. Şeker portakalı Zeze için tam anlamıyla bir yaşama sevinci sembolü haline gelir.

Yaramazlıklarının had safhaya vardığı günlerden birinde tanışır Manuel Valaderes adlı Portekizli ile. Babasından birkaç yaş büyük olan bu kahramanımız ve Zeze, zamanla öyle sıkı dost olurlar ve Zeze, Valaderes’in kendisine gösterdiği ilgi ve şefkatten öylesine etkilenir ki, onu babası yerine koyar ve nihayetinde “Portekizli” diye hitap ettiği bu adamdan kendisini evlat edinmesini ister.
Yol yapım çalışması için şeker portakalının kesileceği söylentisi çıktığında Zeze duruma çok üzülür.

Aylar geçer. Zeze Portekizli’yi bulduğu için çok mutludur. Ta ki, O’nun bir trenin altında kalıp can verdiğini öğrendiği o güne kadar… Üzüntüsünden hastalanıp yatağa düşen Zeze, haftalarca ateşler içinde yatar. Babası yerine koyduğu adamı kaybetmenin acısını taşımak çok ağır gelir. Tek isteği ölmektir.
Olup bitenlerden habersiz olan babası, Zeze’nin hastalığını, şeker portakalının kesilmesi gerektiği söylentisine bağlamıştır. Baba, hasta yatağındaki Zeze’ye gidip onu sürekli dövdüğü için özür diler. Bundan böyle oğluna el kaldırmayacağını ve her şeyin kendileri için daha güzel olacağını söyleyen babası, Zeze’ye fidanın kesilmeyeceğini de müjdeler. Ama Zeze’nin yüreğinde açılan yara öyle derindir ki, -kendi kendine söz verdiği gibi- babasını kalbinde çoktan öldürmüştür. Bu gerçeği babasına anlatır.

Portekizli’nin ölümüyle beraber yaşama sevincini de yitiren Zeze için, özenle bakıp büyüttüğü şeker portakalı fidanı aslında çoktan kesilmiştir.
Alıntı:

“Nesneleri keşfederken” adlı bölümden:
“ El ele acele etmeden sokakta yürüyorduk. Totoca bana hayatı öğretiyordu. Ben de ağabeyim elimden tuttuğu ve bana birtakım şeyler öğrettiği için durumumdan hoşnuttum. Nesneleri bana evin dışında öğretiyordu çünkü ben evde keşiflerimi tek başıma yaparak kendi kendimi eğitirken, yalnız olduğum için yanılıyordum. Yanılınca da eninde sonunda hep dayak yiyordum. Önceleri kimse beni dövmezdi. Ama sonra her şeyi öğrendiler ve zamanlarını, benim bir şeytan, bir baş belası, lanet olasıca bir sokak kedisi olduğumu söyleyerek geçirmeye koyuldular.”

# #
Yazar: Jose Mauro De Vasconcelos

Çeviren: Aydın Emeç
Can Yay.

105. baskı
Sayfa sayısı: 200