21 Temmuz 2014

İmkansızın Şarkısı

Kitap, 1960’lı yılların Tokyo’sunda geçiyor.

Çocukluk arkadaşı olan Naoko ve Vatanabe’nin yıllar sonra tekrar karşılaşmalarıyla ilişkilerinin boyutu bambaşka bir hal alır. Naoko’nun erkek arkadaşı Kizuki intihar etmiş ve Naoko, Kizuki’nin gidişinin ardından kendine gelememiştir. Bir tedavi merkezine yatar. Önceleri her şey iyiye gider gibi görünse de, Naoko’nun psikolojisi zamanla baştaki halini alır. Tüm zor zamanlarında Naoko’nun yanında olan Vatanabe bile onu içine düştüğü girdaptan kurtaramaz. Naoko’nun intihar etmesiyle birlikte öykü de son bulur.

Kitabın ortalarında başlayan melankolik hava, sonuna dek sürdü. Tekrar şans vermek istediğim kitaplardan biriydi ama bir şey kaçırmadığımı anladım. Hayattan ne istediklerini bilmeyen üniversiteli bir gurup gencin başından geçenlerin anlatıldığı, gençlik dizisi kıvamında bir kitaptı çünkü. Murakami’nin okuduğum ilk ve tek kitabı. Bu yüzden önyargılı olmamakta fayda var sanırım.
# #

Yazar: Haruki Murakami, Çeviren: Nihal Önol, Doğan Kitap, 5. Baskı–Kasım 2010, 352 sf.

10 Temmuz 2014

Umut

1878 yılına kadar Osmanlı idaresinde olan Bosna, bu tarihten itibaren Osmanlı’nın parçalanmaya yüz tutmasıyla beraber, hiç savaşılmadan, masa başında Avusturya Macaristan eline geçer. Kitap bu geçişle beraber Bosna’da yaşayan Müslüman Boşnakların durumunu anlatarak başlar. Yerinden yurdundan olmak zorunda kalan, vatanını terk edip Anadolu’ya kaçan Müslüman Boşnaklar arasında Zeki Salih Bey ve ailesi de vardır.

Kalabalık bir konakta yaşayan Zeki Salih Bey ve ailesinin yanında Ahmet Reşat Bey ve çocukları da, Bosna’nın işgaliyle beraber kendilerini can havliyle İstanbul’a atan diğer bir ailedir. Yazar, her iki konak arasında geçişler yaparak anlatır romanını. Hepsi için yeni bir “umut” olan İstanbul’a alışmakta çok zorlanan iki konakta da gündelik hayat tüm hızıyla sürer. Kitabın sonlarında Cumhuriyet dönemine geçişle beraber yaşanan köklü değişimler ve konaktakilerin buna uyum çabası da verilir.

Romandaki karakter sayısı oldukça fazla. Kitapta iki sayfalık soyağacı çizelgesinin okuyucuya sunulması boşuna değil.
Günlük hayat gailesi, evlenmeler, boşanmalar, doğumlar, ölümler…

Kitap kapağında yazdığı gibi roman, hayatın akan bir su olduğunu üstüne basa basa tekrarlamaya devam eder okuyucuya. En sonunda “Belki de bu kitabı özetlemek için tek cümle yeter” diye düşündürtür hatta: “Hayat akan bir sudur.”

# #
Yazar: Ayşe Kulin

Everest Yay.
1.Basım – Aralık 2008

Sayfa sayısı: 381

1 Temmuz 2014

Şeker Portakalı

Brezilyalı yazar J.Mauro De Vasconcelos tarafından ilk olarak 1968 de kaleme alınmış kitap, Brezilya'da, fakir bir ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen 5 yaşındaki Zeze’nin hazin öyküsünü anlatır.

Zeze, kalabalık nüfuslu bir ailenin içinde acının ve sevgisiz büyümenin anlamını küçük yaşta öğrenmiş, kocaman yürekli bir kahramandır.

Sevgiye olan açlığı onu hırçın bir çocuk yapar. Sürekli yaramazlık peşindedir. Haylazlıklarıyla etrafındaki insanlara zarar vermekten kendini alıkoyamaz. Bu sebeple babasından ve kardeşlerinden sürekli dayak yer. Gördüğü fiziksel ve ruhsal şiddet içindeki yangını daha da körükler ve zamanla ruhunda onulmaz yaralar açar. Bir gün, yaptığı bir yaramazlık sonucu babasından unutamayacağı bir dayak yer. Ölmekten son anda kurtulmuştur. Zeze o gün, babasını ileride öldüreceğine dair kendine söz verir. O’nu yavaş yavaş “kalbinde” öldürecektir.
Ailede en sevdiği kişi, kendisine adeta babalık yaptığı küçük kardeşi Luis’tir.
 
Yeni bir eve taşınırlar. Taşındıkları evin bahçesinde gördüğü bir şeker portakalı fidanını sahiplenir ve çok sever. Henüz çok küçük olan bu fidan, Zeze ile büyüyecektir. Fidanın sadece kendisiyle konuştuğunu keşfeden Zeze, ailede hiç kimse kendisini anlamadığı için her fırsatta şeker portakalına döker içini. Gündelik olayları anlatır ona. Şeker portakalı Zeze için tam anlamıyla bir yaşama sevinci sembolü haline gelir.

Yaramazlıklarının had safhaya vardığı günlerden birinde tanışır Manuel Valaderes adlı Portekizli ile. Babasından birkaç yaş büyük olan bu kahramanımız ve Zeze, zamanla öyle sıkı dost olurlar ve Zeze, Valaderes’in kendisine gösterdiği ilgi ve şefkatten öylesine etkilenir ki, onu babası yerine koyar ve nihayetinde “Portekizli” diye hitap ettiği bu adamdan kendisini evlat edinmesini ister.
Yol yapım çalışması için şeker portakalının kesileceği söylentisi çıktığında Zeze duruma çok üzülür.

Aylar geçer. Zeze Portekizli’yi bulduğu için çok mutludur. Ta ki, O’nun bir trenin altında kalıp can verdiğini öğrendiği o güne kadar… Üzüntüsünden hastalanıp yatağa düşen Zeze, haftalarca ateşler içinde yatar. Babası yerine koyduğu adamı kaybetmenin acısını taşımak çok ağır gelir. Tek isteği ölmektir.
Olup bitenlerden habersiz olan babası, Zeze’nin hastalığını, şeker portakalının kesilmesi gerektiği söylentisine bağlamıştır. Baba, hasta yatağındaki Zeze’ye gidip onu sürekli dövdüğü için özür diler. Bundan böyle oğluna el kaldırmayacağını ve her şeyin kendileri için daha güzel olacağını söyleyen babası, Zeze’ye fidanın kesilmeyeceğini de müjdeler. Ama Zeze’nin yüreğinde açılan yara öyle derindir ki, -kendi kendine söz verdiği gibi- babasını kalbinde çoktan öldürmüştür. Bu gerçeği babasına anlatır.

Portekizli’nin ölümüyle beraber yaşama sevincini de yitiren Zeze için, özenle bakıp büyüttüğü şeker portakalı fidanı aslında çoktan kesilmiştir.
Alıntı:

“Nesneleri keşfederken” adlı bölümden:
“ El ele acele etmeden sokakta yürüyorduk. Totoca bana hayatı öğretiyordu. Ben de ağabeyim elimden tuttuğu ve bana birtakım şeyler öğrettiği için durumumdan hoşnuttum. Nesneleri bana evin dışında öğretiyordu çünkü ben evde keşiflerimi tek başıma yaparak kendi kendimi eğitirken, yalnız olduğum için yanılıyordum. Yanılınca da eninde sonunda hep dayak yiyordum. Önceleri kimse beni dövmezdi. Ama sonra her şeyi öğrendiler ve zamanlarını, benim bir şeytan, bir baş belası, lanet olasıca bir sokak kedisi olduğumu söyleyerek geçirmeye koyuldular.”

# #
Yazar: Jose Mauro De Vasconcelos

Çeviren: Aydın Emeç
Can Yay.

105. baskı
Sayfa sayısı: 200

27 Haziran 2014

Kalemimin Ucundaki Düşler

İsmini çok sevdiğim, öğrencilik yıllarımdan kalma bu kitap, arşivimde bulunsun istediklerimden…

Gündelik olaylar üzerine yazılmış, zekice kurgulanmış, birbirinden bağımsız 15 kısa hikayeden oluşan, akıcı anlatımıyla bir solukta okunan ve birkaç saat hoşça vakit geçirtebilecek bir kitaptı benim için.

# #
Yazar: Aydilge Sarp

Toplumsal Dönüşüm Yay.
Mayıs 98 – İst

Sayfa sayısı: 72

25 Haziran 2014

Anima Mundi (Dünyanın Ruhu)

Aileleriyle anlaşamayan iki mutsuz arkadaş Walter ve Andrea, kendi iç dünyalarında uzun soluklu bir yolculuğa çıkarlar. Evren hakkında kafalarını kurcalayan pek çok soru vardır. Bu sorular yanıtsız kaldıkça, üstünde daha çok düşünmeye ve inatla doğru cevapları elde etmeye çalışırlar. Bu hiç de kolay olmaz. Yoğun olarak ölüm temasının işlendiği kitapta, iki gencin de Tanrı’nın varlığı hakkındaki şüpheleri, çıktıkları yolculuğu daha da karmaşık hale getirir.

Ve alıntıladığım o güzelim cümleler…

İnanmak ve inanmamak arasında bir orta nokta vardı. Huzursuz, kaygılı bakışlar buraya sığınırlardı.”

Sessizlik bana Andrea’nın öğrettiği bir stratejiydi. “Saçmalıklar söylemek hoşuna gidiyorsa” demişti bana, “konuş, onlar buna bayılır. Bunu soğuk bir içecek gibi içerler. Ama canın çekmiyorsa sus, bak göreceksin deli olacaklar.”

Senin tüm heyecanların ölüm hayallerinden doğuyor.”

Günün birinde Federico da, onun o güzel bacaklı dansçı kızları da ölecekti. Orio da içi para dolu puf yastıklarına yığılıp kalacaktı. Dişi panter Orsa’nın da gözlerine eninde sonunda önce katarakt, sonra ölüm inecekti. Hepimiz sonunda aynı yatağa kavuşacak, bir morgun soğuk taşına uzanacaktık. Bu ufukta gayet iyi görülebiliyordu. Ama gene de insanların büyük bir çoğunluğu bu son yokmuşcasına davranmayı sürdürüyorlardı. Şimdi genç, sağlıklı ve güçlüydüler. Sonsuza dek böyle kalacaklarını sanıyorlardı.
# #

Yazar: Susanna Tamaro

Çeviren: Eren Cendey
Can Yay.
6. Basım
Sayfa sayısı: 256

11 Haziran 2014

Kiralık Konak

19. yüzyıl İstanbulu’nda, kalabalık bir yaşam sürülen bir konakta geçenleri anlatır.

Birbiriyle anlaşamayan aile üyeleri, pek çok sorunla baş etmek zorunda kalır ve içinde bir aşk üçgeninin de bulunduğu olaylara ekonomik kriz de eklenince, durum konak için içinden çıkılmaz bir hal alır.
Sadeleştirilmeye çalışılsa da, ağdalı bir dili var romanın. Yine de bir Türk Edebiyatı Klasiği’ni okuyor olmanın verdiği mutlulukla bir çırpıda bitti. 

# #
Yazar: Yakup Kadri Karaosmanoğlu
İletişim Yay.
21. Baskı
Sayfa sayısı: 232

3 Haziran 2014

Memleket Hikayeleri


Refik Halit Karay tarafından yazılmış, 1900-1950 yılları arasındaki Anadolu halkının yaşayış tarzını yansıtan, her biri birbirinden bağımsız toplam 18 hikayeyi barındıran bir eser... Pek yalın bir dili var. Günümüz Türkçesine başarılı bir şekilde uyarlanmış. Rahatça okunuyor. Betimlemeler enfes. Varlıkların resmini “sözcüklerle” ustaca çizmiş yazar.

Alıntılar:

(Şeftali Bahçeleri adlı hikayeden)

Irmağa giden yol, kasabadan kurtulunca göz alabildiğine uzanan sayısız şeftali bahçeleri arasından geçerdi. Haziran içinde bile taşkın dere ayaklarının çamurlu, ıslak tuttuğu bu gölgeli yerde otlar bütün bir yaz mevsimi yeniden yeniye sürer, kızgın güneş ağaçların tepelerinde meyveleri pişirirken, rutubetli toprakta birbiri arkasına yoncalar fışkırır, çayırlar kabarırdı.  Suların serinliği, taze ot kokusu, gölgelik ve bereket içinde bahar, bu bahçelerde ta kışa kadar uzayıp giderdi.”

 (Yatır adlı hikayeden)
Yenecek ve yakacak ne gerekliyse Eylül içinde hazırlamak, soğuk aylara kaygısız bir düşünce, rahat bir yürekle girmek memleketin geleneğiydi. “Etlik” dedikleri bu iş kırk gün sürer, kırk gün kasabada peri-dev masallarındaki şehzade düğünlerini andıran bir hazırlıktır giderdi. Bacaların boğula tıkana tüttüğü, kazanların taşa köpüre kaynadığı, evlerin sucuk dizileriyle çepeçevre donandığı bu gürültülü, telaşlı günlerin arkasından ortalığa, hemen, güz yağmurlarıyla birlikte derin bir uyuşukluk çökerdi.

Artık satır sesleriyle değirmen taşlarının uğultusu diner, baltaların çalışması biterdi. Dolu ambarları ve tavana kadar yetmiş odunluklarıyla vücutlarının, ocaklarının yiyeceğini hazırlamış olan bu halk, kahvelere dolarak vakitlerini nargile höpürdetmek, öksürükler, tıksırıklarla sık sık kesintiye uğrayan anlamsız sohbetlere dalmakla geçirirdi.
# #

Yazar: Refik Halit Karay
Günümüz Türkçesine çeviren: Ender Karay

İnkılap Yay.
Sayfa sayısı: 183