Özgürlüğüne düşkün, muzır bir genç kız olan baş
kahramanımız –aynı zamanda anlatıcımız- çocukluğundan itibaren anlatır başından
geçenleri. Anne babası ve abisinden oluşan bir çekirdek ailede doğup büyür. Mutlu
bir çocukluk geçirir. Genç kızlığa adım attığında, ailesinin tüm itirazlarına
rağmen yaşından oldukça büyük bir diplomatla, kendisine karşı hiçbir şey
hissetmeden, sözümona mantık evliliği(!) yaparak Amerika’ya gider. Yaşının
verdiği delilikle, evliliğin bir macera olacağını ya da bir evcilik oyunundan
ibaret olduğunu sanar belki de, kim bilir?
Amerika’daki değişik ortam bocalamasına neden olsa da kısa
zamanda alışır. Birkaç yıl böyle yaşadıktan sonra, Türkiye’den gelen bir
haberle yıkılır. Babası ölüm döşeğindedir. Uçağa atlayıp yurda döndüğünde
hastane odasında yatan babasının bitkin yüzüyle karşılaşır. Çok mutlu geçen
çocukluğunu anımsar babasıyla geçirdiği uyur-uyanık saatler boyunca. Çok
üzülür, çok ağlar ve günlerce babasının elini hiç bırakmaz. Ama anlar ki, yaşamasını
istediğiniz birinin elini sıkı sıkı tutmak, onun bu dünyadan ayrılmasını
engellemek için yeterli değildir.
Aylar sonra kahramanımız bir başkasına deliler gibi aşık
olunca, dolu dizgin bir ilişkinin içinde bulur kendini. Bu durum zamanla onu
çok rahatsız etmeye başlar. Eşi Turgut’a gerçekleri açıklayamaz, ne evliliğini
bitirmek ne de sevgilisi Fuat’tan ayrılmak ister. Sancılar, kararsızlıklar,
kısır döngüler içinde, ayağı yere basmadan uzun bir zaman geçirir. Eşine
gerçekleri anlatıp anlatmamakta o kadar kararsız kalır ve aynı şeyleri o kadar
çok tekrarlar ki, bu bölüm benim en çok sıkıldığım ve kitabın büyüsünün
bozulduğunu hissettiğim bölüm oldu.
Nihayet tüm cesaretini toplayıp eşine ilişkisinden
bahseder. Onunla beraber olduğunu, hatta çocuk aldırdığını bile anlatıverir bir
çırpıda. Eşinin bu durumu çok önceden anladığını ama aklı başına gelmesi için
sesini çıkarmadığını söylemesi üzerine daha da yıkılır.
İsrarla, ayakları yerden kesilmiş olarak yaşamayı
tercih eden kahramanımız, eşinden ayrılır ama aşık olduğu adamdan (Fuat)
kopamaz. Bu oyun böyle sürer gider. Ta ki, Fuat’ın idam edildiğini haber aldığı
o sabaha kadar…
Alıntılar:
“O zaman
bilmiyordum ama şimdi anlıyorum ki, hayatımızda bir yerde, anlaşılmaz biçimde
bize gelen bir duygu sonradan hep bizimle kalıyor.”
*****
“Bir konuda fazla düşünürseniz, hiçbir şey
yapamazsınız.”
*****
“… Ama anlamadıkları şuydu: Bazı insanlar hayatlarını
kendi istedikleri gibi kurarlar. Geri kalanlarsa onların yaptıklarını
birbirlerine anlatıp dururlar. Ben başkalarının hayatlarını anlatarak ömrümü
geçirmek istemedim. Varsın başkaları benim hayatımı anlatsın. Bana, kocama
bağlı olduğum için mi saygı duyacaklardı? Kurallara karşı gelmedim diye mi?
Onlar arkamdan konuşmasınlar, birbirlerinin kulağına bire bin katıp beni
anlatmasınlar diye bütün hayatımı onların istediği gibi mi geçirecektim?
Tabii ki yapmadım. Umrumda da değildi zaten.
Hiç değer vermediğim insanların benim için ne
düşündüğünden bana ne?!
Vız gelir bana!”
*****
“Sözcükler böylesine güçlü mü?
Evet sahiden de güçlü. Bütün o hayatlar silinip gidiyor,
yapılanlar unutuluyor. Hatırlanması imkansız sayısız andan, gündelik hayatın
içindeki tanımsız duygulardan, sürekli yenilenen, yenilenen ve bütün o eski
suretlerini geçmişte bırakan koskoca bir ömürden geriye bir tek sözcükler
kalıyor.”
*****
Yazar: Kürşat Başar
Everest Yayınları
Sayfa sayısı: 508